Dünyada rating rahatsızlığı var

64d14f0486b2452c4c64cf10.jpg

SERVET YILDIRIM - Tasarruf sahipleri tasarruflarını bono gibi borçlanma enstrümanları aracılığıyla sadece kendi ülkelerindeki değil, başka ülkelerdeki şirket ya da kurumlara, hatta devletlere de borç verebiliyorlar. Fakat borç verdikleri şirketin ya da kurumun borcunu vadesinde ödeyip ödemeyecekleri konusunda her zaman bir belirsizlikle karşı karşıyalar. İşte bu belirsizliğin azalması için doğmuş mekanizmalardan biri, belki de en önemlisi kredi derecelendirme sistemi yani ratingdir.

Bu nedenle ne kadar eleştirsek de rating sistemi küresel sermaye hareketlerinde önemli rol oynar. Çünkü borçlanan kurum ya da hükümetin borcunu zamanında ödeme kapasitesi ve riskler konusunda borç verene fikir verirler. Üstelik bunu kendi kafalarına göre yapmazlar; borçlanmak isteyen kurum ya da hükümetin bir bedel ödeyerek talep etmesi karşılığında yaparlar.

Oynadıkları bu kritik rol nedeniyle ratingciler her zaman tartışma konusu olmuşlardır; mercek altında kalmışlardır. Bugünler de yine tartışmanın odağındalar.

ABD, Fitch’e tepkili

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, ABD’nin uzun vadeli kredi notunu “AAA”dan “AA+”ya düşürürken görünümü negatif izlemeden durağana çevirdi. Bu not düşüşü için neden olarak ise gelecek 3 yıl içinde beklenen mali bozulma, yüksek ve artan borç yükü ve tekrarlanan borç limiti açmazlarını gösterdi. Tahmin edildiği gibi bu karara tepkiler gecikmedi. ABD Hazine Bakanı Janet Yellen, Fitch’in kararının “keyfi ve güncel olmayan verilere dayandığını” söyledi.

Her ne kadar sonuçta notu düşürülse de ABD hala üst seviyede bir nota sahip olduğu için bu kararın onların borçlanma maliyetlerine ve imkanlarına kayda değer bir etkisi olmayacaktır. ABD açıklarını yine rahatlıkla finanse etmeye devam edecektir. Bu not düşüşünün arkası gelir mi? Sanmıyorum. Dolayısıyla ABD’nin not meselesi birkaç gün konuşulacak bir haber olarak kalacak gibi görünüyor.

ABD fazla etkilenmese de bu not meselesi dünyada tartışılmaya devam edebilir. Aslında etmesi de gerekir. Çünkü trilyonlarca dolarlık borçlanma işlemini etkileyen sistemin çok fazla zayıflığı var.

Konu 2008 krizinin hemen ardından batılı ülkelerin notları arka arkaya düşürülmeye başlandığında gündeme gelmişti. Herşeyden önce bu kuruluşlar yaklaşan krizi öngörememişlerdi. Kriz öncesi kredi derecelendirme kuruluşları krizde durumu bozulan Yunanistan ve Portekiz gibi ülkelere oldukça cömert davranmış ve yüksek notlar vermişlerdi. İkisi de Euro Bölgesi’nde olduğu için güçlü Almanya ile zayıf Yunanistan aynı seviyede derecelendirilmişti. Euro borç krizi patladığında ise önce notları düşürmekte tereddüt ettiler; ardından hatalarını telafi etmek için birbirleriyle yarışırcasına notları indirdiler. Bu tepkisel hareketleri krizi daha da derinleştirdi.

Bu olay ratingcilerin metodolojilerindeki yanlışlığı ve şeffaflık yoksunluğunu daha da tartışılır hale getirdi.

Türkiye’nin rating serüveni

O dönemde bizler de Türkiye’den daha kötü durumda olan ülkelerin notu ile bizim notunu karşılaştırıyor ve aleyhimize olan aradaki farkı tartışıyorduk. Türkiye ekonomisinin nispeten güçlü seyrettiği dönemlerde notunun yükseltilmesini bekledi ama artış uzun bir süre gelmedi. Haliyle bizde de “Ratingciler bize düşman; bizi sevmiyorlar” düzeyine indirildi.

Kredi notu önemlidir ancak hey şey demek değil. Bunu en iyi bilen ülkelerden biriyiz. Türkiye’nin rating kuruluşlarıyla resmi ilişkisi 1992 Mayıs’ında Standard and Poor’s (S&P) ve Moody’s’den not alarak başladı. S&P’nin o zaman verdiği BBB parlak bir nottu ve yatırımcılara Türk tahvillerinin rahatlıkla alınabileceği mesajını veriyordu. Yani Türkiye BBB notuna ilk defa 1992 Mayıs ayında kavuştu.

Böylesine iyi bir başlangıç yapan Türkiye’nin not grafiğinin yukarı doğru olması beklenirdi ancak öyle olmadı. İki yıl bile geçmeden 1994 başında BBB’yi kaybetti. Tansu Çiller başbakanlığı Süleyman Demirel’den devraldığında “yatırım yapılabilir” kategorisindeki BBB notuna sahip bir ekonomiyi de teslim aldı. Üç ayrı hükümetin başbakanı olarak toplam 3 yıl başbakanlık koltuğunda kaldı. 6 Mart 1996’da görevden ayrıldığında ise Türkiye’nin notu B+’ya, yani spekülatif ülke düzeyine düşmüştü.

İzleyen uzun yılların bir kısmında yatırım yapılabilir ülke notumuz olmadığı halde onlara benzer maliyetlerle borçlanabildik. TBelirli bir dönemde düşük notumuza rağmen ciddi miktarda doğrudan yabancı sermaye çekmeyi başarabildik. Yani yatırım notuna sahip olmadan yatırım notuna sahip olan ülkelere uygulanan muameleye tabi tutulduk. Çünkü o dönemde büyüyen bir ekonomiydik ve aynı zamanda hem finansal istikrar vardı, hem de fiyat istikrarı. Mesela 2006-2008 yılları dönemi rating çelişkisinin iyi bir örneğidir. Bu dönem bir çok analist tarafından Türkiye’nin olması gerekenden daha düşük derecelendirildiği dönem olarak gösterilir.

Hikaye de önemli

Türkiye en fazla doğrudan yabancı yatırımları o dönemde çekmişti. 2007 ‘deki 22 milyar dolarlık giriş bizim tarihimizde bir yılda gördüğümüz en yüksek rakamdır. 2006’daki 20.6 milyar ve 2008’deki 19.8 milyar dolarlık girişler de tarihi ortalamamızın çok üzerindeki hareketlerdi. Bu yılların tamamında Moody’s, S&P ve Fitch Türkiye’yi BB seviyesinde yani “spekülatif” not kategorisinde derecelendiriyordu.

O dönemde var olan güçlü hikaye ise AB ile başlayan tam üyelik müzakereleri ve buna paralel ekonomi, hukuk, idare ve sosyal hayat ile ilgili alanlarda atılmaya başlanan adımlardı. Yani reform süreciydi. Bu süreçte ihracatımız neredeyse 2’ye katlandı. Yeni ihracat pazarları yaratıldı, mevcut pazarlarla daha güçlü bağlar kuruldu. Komşularla ticari ilişkiler hızla gelişmeye başladı. Daha sonra düşman olduğumuz Suriye ile ticaret hacmimiz bile ilk defa 1 milyar doları 2007’de aştı.

Kısacasıhikaye güçlüydü; güçlü olunca da yatırım seviyesindeki BBB kredi notuna sahip olmasak bile daha fazla mal satıp, daha fazla yatırım çekebiliyorduk. BB notuna sahip olmamıza rağmen BBB olanlarla aynı koşul ve maliyetlerle borçlanabiliyorduk.

Borç rasyolarımız yani kamu borcunun milli gelire oranı birçok ülkeye göre çok daha iyi durumdaydı. Fiyat istikrarı bozulmamıştı. Finansal istikrar vardı. Nitekim bu özellikler sayesinde Türkiye kaybettiği BBB notunu 19 yıllık bir aradan sonra 2013 Mayıs ayında tekrar buldu. Yani “yatırım yapılabilir” olduk.

Çok geçmeden notumuz tekrar düşmeye başladı. Bir bankacının dediği gibi “Tam 19 yılda geri aldığımız notu 3 yılda kaybettik.” Bir daha da göremedik. Halen B kategorisinde bir nota sahibiz.

Öyle ya da böyle,beğensek de beğenmesek de yatırım yapılabilir kategoride bir nota sahip olmak bir ülke için önemli bir kazanımdır. Bu ülkeler ve şirketler borçlanma piyasalarında daha rahat ve daha uygun koşullarla borçlanabilirler. Tüzükleri gereği yatırım yapılabilir seviyedeki enstrümanlara yatırım yapmak zorunda olan bazı büyük fonların paralarını çekebilirler.

Ancak 2006-2008 döneminde olduğu gibi notunuz olmasa bile daha uygun koşullarla borçlanabilirsiniz; daha fazla yabancı yatırım çekebilirsiniz ama bunun için de güçlü ve inandırıcı bir hikayeniz olması gerekiyor.
 
Üst Alt